Bir haftanın sonunda ...

Engin Erkiner


İbrahim Yalçın’ı Anma Haftası beklediğimden daha iyi oldu diyebilirim. 

Sitede [ http://enginerkiner.org ] her gün İbrahim ile ilgili en az bir yazı yayınlandı. Bu yazılar ek olarak http://ibrahimyalcin-paris.blogspot.com  blogunda da yer aldı. 

Facebook’ta İbrahim ile ilgili çok sayıda fotoğraf paylaşıldı. 

Miro Masalı -İbrahim’i de içeren bir masaldır- düzenlenerek yeniden yayınlandı. 

Mezarı ziyaret edildi. 

İbrahim köyünde toprağa verilmişti. Mezarı Ankara ya da İstanbul gibi kentlerde olsaydı değişik devrimci gruplardan ziyaretçileri olurdu. İbrahim ile aynı politik görüşleri paylaşmamış olsalar bile 12 Eylül zindanlarında birlikte yatmış ve direnmiş insanlar İbrahim’in mücadelesine saygı duyuyorlar. Bir bölümünü tanımadığım çok sayıda kişinin mesajlarından bunu anlamak mümkündür. 

Her durumda 20-30 kişinin bir araya gelip birkaç saatlik toplantıda İbrahim’i anmasından daha iyi bir iş yaptık. İbrahim’in mücadelesinden çok değişik yönleri anlatıldı. Mücadelesi zaten defalarca anlatılmıştı ve kendisi de gerek sitedeki hapishane anılarında gerekse de kitabı Ey Hayat - THKP-C (Acilciler) Anıları’nda bunu anlatmıştı. 

İbrahim Yalçın’ın devrimci hareketin hafızasında kalıcı bir isim olarak yer aldığını söyleyebiliriz. 

Her hareketin ön plandaki belirli isimleri vardır. Başka isimler de vardır ama hayatlarını kaybedenlerden en ön planda olanlar vardır. Bizim için bu isimler İlker Akman, Yüksel Eriş ve İbrahim Yalçın’dır. 

Yüksel Eriş unutulmuştu ama herkese hatırlattık. 

İbrahim Yalçın örgüt kurucuları arasında değildir ama uzun soluklu bir mücadele vermiştir. 1976’dan başlatırsanız 2016’ya kadar 40 yıl vardır. 

Hakkıyla önde gelen isimler arasında yer almaktadır. 

Konuyla ilgili o kadar çok yazı yazdım ki hangi yazıda belirttiğimi hatırlamıyorum. 

İnsanların belirli kavramlarla özdeşleşmesi söz konusu olduğunda, o kişi kavram yaşadığı sürece güçlü şekilde hatırlanır. 

Deniz Gezmiş “ulusal bağımsızlık” –ya da tam bağımsızlık-  kavramıyla özdeşleşmiş bir isimdir. O’nun sadece devrimciler değil, CHP’lilerin bir bölümü hatta bazı MHP’liler tarafından bile sevilmesi bu nedenledir. 

Deniz Gezmiş’in başka özellikleri de bulunmakla birlikte, bu kavram durdukça onunla özdeşleşen isim de güçlü bir şekilde hatırlanacaktır. 

İbrahim Yalçın için de benzeri belirleme yapılabilir. 

İbrahim Yalçın isimle özdeşleşenlerden birisiydi ve o isim durdukça İbrahim de güçlü şekilde hatırlanacaktır. 

Açık konuşayım: devrimci harekette başka işe yaramadıkları için şu veya bu isme yapışan insanlar az değildir. 

Önemli değil… 

Çakallarla baş etmesini iyi bildiğimizi gösterdik sanıyorum. 

İsmi yapanlar bizleriz, kirlenen o ismi temizleyenler de bizleriz, o ismin teorik geleneğini sürdürenler de bizleriz. 

O isimden güçlü teoriyi çıkarın, geriye sözü edilmeye değer pek bir şey kalmaz. 

MLSPB, Eylem Birliği ve Devrimci Sol eylem açısından bizden oldukça ilerideydiler. 

Bizi biz yapan teorimiz olmuştur. 

Bu nedenle eskiyle öğünmekle yetinmedik, 40 Yıl Sonra TDAS’ı yayınladık. 

40 yıl önceki geçmişle öğünmek yakışmazdı… 

İbrahim Yalçın bunun gerekliliğini şiddetle savunanların başında geliyordu. 

Abartmadan söylüyorum, iki günde bir arayıp “Ne oldu, ne kadar yazdın?” diye sorardı. 

Bana sorarsanız “Geleceğe Dönüş” en az TDAS kadar önemlidir, belki daha da önemlidir. Ne yazık ki İbrahim’in ölümünden sonra yayınlanacaktı. 

Bu kitabın değeri yavaştan da olsa anlaşılıyor. 

Dönemlerin özelliklerini gözden kaçırmamak gerekir… 

1974-75’te yükselen bir dalganın üzerindeydik. 

Yıllardan beri ise tersi durum söz konusudur, devrimci hareket diplerde dolaşıyor. 

1989 sonrasında yaşanılan gelişmelerle teori allak bullak olmuş durumdadır. 

Çapımız çerçevesinde bu konuda katkı yapmaya çalışıyoruz. 

TDAS’ın “1975-1980 döneminden bugüne kalan en önemli yapıt” olarak tanınması için 35 yıl geçmesi gerekti. 

Bakalım şimdi üretilenler için kaç yıl geçmesi gerekecek? 

Eskisi kadar uzun zaman gerekeceğini sanmıyorum…






İBRAHİM YALÇIN'I ANIYORUZ!..

İrfan Dayıoğlu 

“Ancak kendinde devrim yapabilen devrimci olabilir.” 

İbo yoldaşta devrimciliğe kendinde devrim yaparak başlayanlardandı. Yaşamının en güzel çağlarını halkının zulümden kurtuluşu için feda etmekten çekinmeyen ve devrim yolunda ödenecek her bedeli ödemekten kaçınmayan İbo yoldaş artık fiziken bizimle değil. Ancak yüreğimizde yer etmeye ve mücadelemizde yaşamaya devam ediyor, edecek. 

13 Nisan 2016, Acilcilerin en yüreklilerinden İbrahim Yalçın’ı kaybettiğimiz gün. İbrahim ölümünden bir yıl önce pankreas kanseri olmuştu, İbo ile birlikte ben ve Nuray ve büyük oğlu Ulaş doktorla konuşmaya gittiğimizde, doktor hastalığı doğrudan onun yüzüne söyledi. İbrahim bu hastalığı yeneceğine inanıyordu. O ne işkenceler yaşamıştı, birçok defa ölüme çalım atmıştı. Bu hastalığı da yenecekti. Bir yıllık zorlu bir tedavinin sonuç vermemesiyle, dayanılmaz ağrıları dindirebilmek için hastaneye yatmak zorunda kaldı. Hastanede bulunduğu üç hafta boyunca her gün yoldaşları başucundaydı. Her günümüz devrimci marşlarla, türküler ve şarkılarla geçiyordu. 

Yoldaşları ya bizzat gelerek, ya da hemen her gün telefon ederek durumu takip ediyorlardı.  İbrahim bu üç hafta boyunca en ufak bir moralsizlik yaşamadı. Kaybedişimizden birkaç gün önce artık sonucu tahmin ediyordu. İbrahim yoldaş fiziki olarak sonun yaklaştığının bilincindeydi. Ama en ufak bir moralsizlik yaşamadı. Ölümünden bir gün önce Haydar, Cabir, Nuray ve ben başucundaydık. Şakalaşıyordu bizimle ve artık durumu ağırlaşmıştı. Sohbetimizin bir yerinde bana dönerek “moruk ben her şeyi anladım, yolculuk başladı, tek merak ettiğim bu yolculuğun finali” diyerek gülmeye başladı.  Bende bu işin finalini hiç birimiz göremeyiz galiba dedim. 

İbrahim Acilciler için 12 Eylül zindanlarının direniş kahramanıydı. Sonrasında iç ihanete karşı ikircimsiz duruşun sembolü oldu. Ömrünün en güzel yıllarını devrim mücadelesi uğrunda zindanlarda ve sürgünlerde geçirdi.  Devrimci idi. Devrimci gibi yaşadı ve devrimci olarak öldü.  Hiçbir zaman pis burjuva siyasi ayak oyunlarına başvurmadı ve bu yola başvuranları bedeli ne olursa olsun teşhir etmekten kaçınmadı. Onun zaaflarını ona karşı kullanarak kendisine kulluk yaptırmaya çalışanlara asla prim vermedi. 

Dostları düşmanlarından fazlaydı. İnsan olmasını onun zaafı sayanlar büyük yanıldılar. Yıllarca kendilerini İbo yoldaşı karalamakla var etmeye çalışanlar, sonunda derslerini alarak siyaset sahnesinden silindiler. 

İbrahim iyi bir örgütçüydü. Kafasına koyduğunu mutlaka yerine getirmeye çalışırdı. Tek bir isteği vardı, bugünkü duruşları hâlâ solda olan tüm eski yoldaşları bir araya getirmek ve siyaset sahnesinde işe yarayacak bir yapı oluşturmaktı. 

Hasta olmadan önce Kobane olayları olduğunda bütün eski yoldaşlarını arayarak birlikte Kobane’ye gitmeyi teklif ediyordu. Bir gün sohbetimizde “Benim amacım gerçekten oraya gitmek ve elimizden ne geliyorsa onu yapmaktır. Belki bu yaşımızda savaşamayız ama savaşanlara geri cephede yardımcı olabiliriz” dedi. Ve yeterli sayıda insanı bulamamaktan şikayet etti. 

Türk istihbaratının kendisini aradığını bile bile ülkeye gitmek için çok uğraştı. Paris Türk Konsolosluğuna kimlik için başvurdu. Birkaç ay sonra kimliği aldı. Ardından pasaport alma başvurusu yaptı. Konsolosluktan ona bir mektup geldi. Mektupta “size pasaport veremiyoruz ve neden vermediğimizi de açıklamayacağız” yazıyordu. Durum ortadaydı. İbo durumu kabullenemiyordu. Sebebini öğrenmek için defalarca telefon etmiş ve bir iki defa da bizzat konsolosluğa gitmişti. Her seferinde aynı cevabı almıştı. “size pasaport vermeyeceğiz ve sebebini de açıklamayacağız” denilmekteydi. 

Bu nedenle, Fransız vatandaşlığı almak için başvuru yaptı, iki yıl sonra başvurusu reddedildi. Dahası, hastalanmadan az önce Fransız İstihbaratı onu valiliğe davet etti. Kendisi ile birlikte gittim ancak içeriye onu tek aldılar. Türk İstihbaratı İbo için iade isteminde bulunmuştu. İbo ifadesini verdi ve orada iki saate yakın kalarak kendisi hakkında hazırlanan dosyayı inceledi. Dosyada 1988 yılında ANAP binalarına yönelik yapılan bombalama eylemlerini organize etmekten dava açılmıştı. Ne gariptir ki, İbo tam da o dönemde bu eylemleri de eleştirerek örgütten onlarca arkadaşı ile birlikte ayrılmıştı. 

İbrahim’i bir makalede anlatmak çok zor. Yaşamı seviyordu, insanları seviyordu, dünyayı gezmeyi seviyordu. Birlikte birçok Avrupa ülkesini gezdik. Çok iyi araba kullandığı söylenemezdi ama 30 yıla yakın zaman araba kullanmasına karşın, çok büyük kazalar yapmamıştı. Fakat trafik kural ve kaidelerine pek uymazdı. Arabası her zaman çizilmiş, vurulmuş olurdu. Ama sanki Xızır koruyordu onu. Sık sık park ve benzeri cezalar yerdi.  Ehliyetin puanları her zaman bitmek üzereydi.  Direksiyonda telefon kullanmaktan, radar geçmekten hep cezalıydı. 

Bütün bunlara karşı İbo hemen her gün yollardaydı. Bir defasında Paris’ten Almanya’nın Bielefeld kentine kardeşimin cenazesine gidiyorduk. Mesafe 700 kilometre idi. Gece uykusuz olarak gittik. Bir yerde mola verelim dedik. Mola yerine iki kilometre kalmıştı. Arabada üç kişiydik, İbo, Nuray ve ben aman dikkat diyorduk. İbo sorun yok diyordu. Bir anda patırtılar duyduk. Üçümüz de uyumuştuk. Yol kenarında yol çalışması olduğu için plastik koruyucular konmuştu ve İbo uyuduğu için araba o plastikleri devire devire yoldan çıkmak üzereyken üçümüz birden uyandık. Hemen fren yapıp durdu ve aşağı indik, arabanın ön tamponu biraz eğilmişti. Birkaç Alman arabası durup bize yardım etmek istedi. Ancak biz binip Almanların şaşkın bakışları arasında yola devam ettik. 

İbrahim’e ne zaman sağlığına dikkat et, zamanında kan tahlilleri yap desek, “Moruk bende bir şey yok, zaten babam Mızrap Ağa her gün rakı sofrasında yaşadı, 104 yaşında öldü. Ben 60’lı yaşlardayım daha 40 yılım var der” gülerdi. Onun hasta olabileceğini Paris’ten Avusturya’ya gidip geldikten sonra düşünmeye başladık. Yüzü bembeyaz olmuştu ve yorgundu. Yolda iken “ağzım kuruyor” demeye başlamıştı.  Paris’e geri geldikten birkaç gün sonra bizim eve geldi. Hızla kilo kaybediyordu. Kilo kaybının nedeni olarak yaptığı yemek rejimini gösteriyordu. Üç dört ayda 30 kilo vermişti. 

Nuray bu durumun şeker hastalığından kaynaklanabileceğini söyleyerek İbo’nun şekerini ölçtü. Durum çok kötüydü şekeri 560 olmuştu. Hemen insülin yaparak İbo’yu acil hastaneye gönderdik. Şekeri 380 inmişti ama yine de çok aşırıydı. Yapılan tahliller ile önce şeker tedavisine başlandı. Biz tahlillerde ısrar ettik. Çekilen filmler ve yapılan MR sonucu pankreasta bir kütleye rastlandı. Daha sonra oradan alınan parçanın incelemesi sonucu teşhis konuldu.  Hastalık ameliyat ile tedavi edilemeyecek kadar ilerlemişti. Doğrudan kemoterapiye ve ardından birlikte radyoterapiye geçildi. Ancak bir ilerleme sağlanamıyordu. 

Cezaevlerindeki yaşam koşulları, sürgün yaşamı ve yoldaş bildiklerince sırtından hançerlenme İbo’nun bedenini oldukça yıpratmıştı. Tüm diğer hapishaneciler ve Sürgünler gibi onun vücudu da hastalıklara karşı direncini yitirmişti. 

İbrahim yoldaş genç sayılabilecek bir yaşta aramızdan ayrıldı. Ancak yaşanması gereken birçok şeyi yaşamıştı. Hayatı dolu dolu yaşadı.  İki oğlu var, biri Ulaş biri İnan. Ben ona çocuklarının ismiyle THKP-C, THKO ittifakı yapmışsın diyordum.  Çocuklarına ve eşi Tülin’e çok düşkündü. Bir istediklerini iki etmezdi. Elindeki kıt olanaklarla bile onları kimseye muhtaç etmedi. Eğitimleri yaptırdı. Yani gözleri arkada gitmedi. 

Yukarda da belirttim. İbrahim ömrünün son anına kadar halkına, ülkesine, toprağına, yoldaşlarına ve ideallerine bağlı kaldı. Bu uğurda birçoğumuzdan daha büyük bedel ödedi. Bunları görmezden gelen işbirlikçi hainlerce iftiraya uğradı. İftiraya inanmasalar da birçok yoldaşı tarafından yalnız bırakıldı. Ancak o doğru bildiği yoldan hiç şaşmadı. İç ihanetin açığa çıkarılıp teşhir ve tecrit edilmesinde kilit rol oynadı. Gazeteci oldu, yazar oldu. Paris’e yolu düşen devrimcilerin mihmandarı, karşılayanı, sahip çıkanı oldu. 

Bundan dolayı mutlu ve bahtiyardı. Giderken gözleri arkada kalmayacaktı. İnanıyordu ki; yoldaşları onun istemlerini yerine getirecekler ve devrimci ideallerine bağlı kalacaklardır. 






İBRAHİM YALÇIN UĞRAŞMADAN DURAMAZDI

Engin Erkiner


Bu konuda İbrahim ile anlaşamadığımızı söyleyebilirim. İbrahim Lazkiyeli Muhabarat’a doğrudan laf atmadan duramazdı. Bazen “Bu hallere düşeceğini beklemiyordun değil mi?..” diye ileti gönderir. Bazen Facebook’ta başka isimle hesap açıp onunla arkadaş olur, ardından kalayı basardı. 

Bunları bana anlattığında “Bırak şu ruh hastası tiple uğraşmayı, herif eşekten düşmüş karpuza döndü zaten” derdim. 

Bana anlattıklarının yaptıklarının yarısı bile olduğunu sanmıyorum. 

Yaptıklarını gereksiz görürdüm. Konuşmak değil işi bitirmek önemlidir, onu da yapmışız… 

Sonra düşündüm, İbrahim çok da haksız değildi aslında… 

Kendini ağır şekilde kandırılmış hissediyordu ve kazanılan büyük başarı sonrasında bu duygusu azalsa bile ortadan kalkmamıştı. 

Her durumda kimin ne düşündüğüne fazla önem veriyordu. Kendisi de biliyordu ki devrimci hareketin küçük olmayan bir bölümü hiçbir özelliği olmayan insanlardan oluşuyordu. Bu insanlar sürekli konuşur, dedikodu yapardı; işleri buydu. Bugün taraftar olduklarına ertesi gün karşı olurlardı. 

Bunları dikkate almanın ne gereği vardı? 

İbrahim bu konuda gelişme gösterdi, bu tipleri daha az dikkate almaya başladı. 

Antakya’nın eskilerinden bir kişi –İbrahim ile de görüşürdü- ikide bir bana telefon edip vazgeçirmeye çalışırdı. “Herkes sana karşı, yaptığını kimse doğru bulmuyor” derdi. Site o sırada yeni faaliyete geçmişti. 

Ben de, “Bana ne bundan?..” derdim. Herkes bana karşıysa, bu karşı olanların sorunudur, benim değil. Yapacağız, bu kadar! 

İbrahim malum tiple ikide bir dalgasını geçmeye devam ederdi. 

Dedim ya bana anlattıkları yaptıklarının yarısı bile değildir. 

İbrahim ile ilgili olarak bu kez yazabileceklerim bu kadar… 

İbrahim Yalçın Haftası’nın sonuna gelmiş bulunuyoruz. 

Bu şekilde anma hiç de fena olmadı… 

Daha sonra da yazmak isteyenler olursa bu site [ http://enginerkiner.org ] ve ilgili blog [ http://ibrahimyalcin-paris.blogspot.com ] onlara açıktır.






İbrahim ile beş milyon!..

Engin Erkiner
Salı, 10 Nisan 2018 21:24


Aslında bugün başka yazı yazmayacaktım ama gözüm sitedeki rakama takıldı: faaliyete geçeli on yıl sona ermedi, daha dört ay var ve toplam tıklama sayısı beş milyona yaklaşmış… Yarın 5.000.000’u geçer… 

Birkaç günden beri sitede sadece İbrahim’e ait yazılar bulunuyor ve kendisinin de büyük katkıs5ının bulunduğu site O’ndan söz eden yazılar okunurken 5.000.000’u geçiyor… 

Güzel bir rastlantı… 

Ne günler yaşadık ama… 

Günlük tıklama sayısı bin kişi olduğunda birbirimizi arayıp sevinmiştik… 

Sonra bin dediğin ne ki, oldu… 

4000’i hatta 5000’i gördük… 

“Acilciler Reyhanlı katliamında yoktur” yazısının yayınlandığı gün 14.600 olmuştu. 

Anmalarla ilgili yazılar arada bir yer alıyor. Asıl özelliğimiz ise politik bilgi sitesi olmaktır. 

Günlük okur sayımız ortalama olarak hiç fena değil, 2000-3000 arasında oynuyor. 

Eski yazılar epeyce okunuyor. Tıklanma sayılarındaki büyük artıştan bunu görmek mümkün. Başka ne söylenebilir?

Güzel bir rastlantı oldu… 






İbrahim Yalçın'ı tanımamak eksikliktir!..

İhsan Sağmen


Hangi yılda tanıştığımı tam olarak unuttum. Fakat, yazdığı ilk yazıları okurken, içten ve yalın yazdığını kavradım. Aynı konuları yazıyorduk. Geçmişin araştırılması ve dökümünün yapılması gerekliliğinden dolayı, uygunluk içinde hareket etmemiz doğaldı. 

İleriki aşamada diğer yoldaşlarımızın anlatımları, İbrahim’i doğrulamaya başlayınca, kendisini bayağı merak ettim. Olağandır ki, o da beni merak etmiş. Frankfurt’da bir buluşma gerçekleşti. 

Bu buluşmada, Mamak’ta beraber hapis yattığım ve de önceden ismen tanıdığım eski yoldaşlarım da gelince, organize tam değildi, iki günü beraber geçirdik. İbrahim sabaha kadar süren konuşmaları görünce, “Ya yoldaş, ben şuna inandım; bizim birbirimize günlerce anlatacağımız şeyler varmış!..” dedi.  

O bir araya gelmede, geçmişle ilgili belge ve bilgi toplama, ihanetin nasıl tezgahlandığını çaprazlama sorgulama konularında yoldaşların samimi olup olmadıklarını gördüm. Hatta, M.A. yoldaşın seksenli yıllarda benim onu nasıl reddettiğimi anlatınca, nasıl bir illegal kuşku içinde olduğumu anladım. 

İbrahim Yalçın’ın orada devreye girip, benim olayı anımsamamı olağan görmesi ve karşılıklı tartışmayı bertaraf etmesi hoşuma gitti. 

İşte o aşamadan sonra, birbirimize güvenerek yazdık. Aramızda oluşan bu bağ, bizim yirmi yıllık tarihe ışık tutmasını istediğimiz süreci başlattı. 

İbrahim bana şiir kitabını verdi. Bende yöresel bir kitabımı hediye ettim. Aramızdaki güven kitaplarla sanki pekişti. Yaptığım çalışmalar için bana belge ve bilgi aktardı. O zaman zarfında, gerek Engin Erkiner ve gerekse de İbrahim Yalçın olağan üstü çalışma sergiledi. Hani derler ya “kafayı yemişçesine” diye işte öyle bir süreç yaşadık. 

Ben o zamana kadar çok okuyandım. Bu süreçten sonra çok yazan olmaya başladım. İleriki aşamalarda buluşmalar gerçekleştirdik. Geçmişin nasıl geliştiğini veya geliştirildiğini, sırtlanların nasıl faaliyet gösterdiğini, çeşitli örnekleriyle anlatılardan öğrenmiştim. 

Engin, sürekli ve düzenli fikir alışverişinde bulunduğum insan, o da İbrahim konusunu benim gibi düşünüyor ve eksik olan yanlarını da bana söylüyordu. 

Yaptığımız çalışma örgütlülük değildi. Fakat, ondanda öte bir birlik ve beraberlikti. İbrahim, benim gözümde özü ve sözü bir insandır. 

Beni tanıyan yoldaşlarım ve çevrem bilir, insan tahlil etme ve gelecekte olacakları tahmin etme becerim iyidir. Astronomi ve vücut şehrini tanımaktan kaynaklı tahlil yeteneğim onlarca yıl önceden geliştirdiğim bir hobimdir. Bu tür falcılık hayali biraz da tutkudur ama, davranış olarak uyguladığımda, tahlillerimin doğruluk payı yüksektir. İbrahim’e bunu uyguladığımda, “Yoldaş sen niye önceden bize yardımcı olmadın, şu Lazkiye’nin tombulunu teşhir ederdik!..” dedi. Gülüştük.

Hislerim beni yanıltmadı. İbrahim’e “sigarayı bırak yoldaş, iki önemli rahatsızlık var birini atlatmışsın ancak, önündeki sorunlu ve bunu önemse” dedim. Zannediyorum iki yıl önce idi bu söylediklerim. Hastalık başlayınca inanmak istemedim. Söylediklerim aklıma geldi. Hatta bayan arkadaşlarını sıralamadım. Güldü orayı geç der gibi el işareti yaptı. 

Hastanede yatarken ağır günlerinde ben Türkiye’de idim. Göremeyeceğim korkusu oluştu bende, sonra acı haberi aldık. Arkadaşlar filme almışlar. El sallarken ki halini hiç unutamıyorum. Türkiye’den erken döndüm ve hemen gitmek istedim. Engin “artık bilinci kaybolmuş” dedi. O an beynimdeki geçmiş süreç bant gibi gözümün önünden geçti. 

Onun gitmesi beni çok etkiledi. İbrahim benim gözümde, azimlilik, dayanıklılık, samimiyet, sözünde durma ve devrimcilik abidesidir. 

Seni unutmak mümkün mü?  Sevgili İbrahim, seni tanımamak eksikliktir!.. 








KÜÇÜKYAPALAK KÖYLÜLERİ SİZE MİNNETTARIM

Cabir Hasan


Küçükyapalak köyü size minettarım başlığı atmamın nedeni İbrahim Yalçın gibi bir devrimci yetiştirdiğiniz için.

Ben İbo’yu Elbistan’ın Müntecep Kesici’si olarak görüyorum. Haksızlığa  boyun eğmeyen, gözleri halkın kurtuluşundan başka şey görmeyen, hayatı boyunca özgürlük mücadelesi veren yiğitlerin öncülerinden biriydi. Öldürdüğü insanların başında sevinç çığlıkları atanlardan iğrenirdi. Yanlış yapan kim olursa olsun karşı çıkardı.

Devrimci örgütlenme ve halkın kurtuluş mücadelesi derdi olmayan mafya anlayışına sahip örgütleri kendi kirli emelleri için kullanmaya çalışanların, böylesine yiğitlerin ölmesiyle sevinç çığlıkları attığına şahit olduk.

Müntecep Kesici ve İbrahim Yalçın gibi yiğitler devrimci maske altında halkına ihanet edenlerin önünde en büyük engel teşkil eden devrimcilerdir.

Devrimci mücadele sürecinde devrimciler, kendilerinden önce yoldaşlarını düşünen yiğitlerdir. İbrahim Yalçın yoldaş ölüm döşeğinde ölümü gülerek beklerken, aynı illete yakalanan cezaevi direniş efsanelerinden Halil Güven yoldaşı kendi hastalığından daha çok merak ediyordu.

Muhaberatın provokasyonu sonucu 1982’de katledilen Müntecep Kesici de  Muhaberat işbirlikçisinin elinde tuttuğu yoldaşlarını kurtarmak için kendinden çok yoldaşlarını düşünmüş ve bu uğurda Muhaberatçı işbirlikçilerin provokasyonuyla katledilmiştir. Yani işin kısası böylesi devrimciler, ihanetçilerin en büyük ayak bağları olan yiğitlerdir. Böylesi yiğitler mutlaka her örgütte azda olsa vardır, var olacaklardır.

Dedim ya, devrimcilerin ölümü ihanet zinciri taşıyanları sevindirir diye. İbo yoldaş gözünü hayata yumduğunun 2’nci gününde yoldaşın ölümü Muhaberatçıların karalamalarına  maruz kalmıştır. Hepimiz gördük  “cenazesi ortada kaldı, onu taşıyacak  4 kişi bile bulunmadı” diyerek hem de gazetecilik adı altında yüzlerce sahte hesabı olan bir muhaberatçı tarafından yapılan bu küstah karalamasına karşın İbo yoldaşın cenaze töreni videosunu bizler yayınladıktan sonra, sus pus oldular. Ve yazdıkları yazıyı kaldırmak zorunda kaldılar. Çünkü devrimcilerin ölümü bile ihanetçileri korkutur.

Size minnettarım Küçükyapalak köyü halkı. Böyle bir yiğit yetiştirdiğiniz ve dört elle sahip çıktığınız için size minnettarım. Sahip çıkışınızla devrimci yiğitlerin hiçbir zaman sahipsiz kalmayacağını gösterdiniz. 






İBRAHİM YALÇIN VE KADINLAR

Engin Erkiner


Nuray konunun bir tarafını anlattı, diğer tarafı benimle ilgilidir, onu da ben anlatayım. İbrahim ikide bir “Sen de her tanıdığın kadının parmağına yüzük takıyorsun” derdi. Ben de “Yok canım, ne ilgisi var” derdim.

Dört kere evlendim, evlenmediğim kadınlar da oldu, ama aynı anda iki kadınla hiçbir zaman ilişkim olmadı. Bende hep tek kadın vardır.

Buradan hareketle “İbrahim’in yaptığı yanlış, benimki doğrudur” demiyorum. Çünkü bu konuda genel ilke yoktur denilebilir. Kişiye göre değişir ve ben de kimsenin işine karışmam, daha doğrusu ilgilenmem.

Önemli olan açık konuşmaktır ve İbrahim de böyle yapardı.

Yıllar önce Milliyet gazetesinde Refik Erduran şöyle bir belirleme yapmıştı: “Evleneceğim kadına baştan açık söylerim: Benden her şey bekle, cinsel sadakat bekleme.”

Böyle açık konuşana bir şey denmez; kabul eden kadın eder, etmeyen etmez…

2010 yılı gibi hatırlıyorum. Facebook’ta bir sayfa açtım. İbrahim sordu, nasıl gidiyor, diye… “Bir sürü arkadaşlık isteği geliyor, insanı sıkıntı basıyor, epeyce kadın da var” dedim. “Sen onları bana yönlendir” dedi. Gülüp “yok canım…” demiştim.

Nuray’ın anlattığı olaylardan bazılarına ben de şahit oldum. Bir yerde grup olarak yemek yiyoruz, kadının birisi resmen asılıyor İbrahim’e. Kadının küçük erkek çocuğu da “Baba” diyerek İbrahim’e sarılmaz mı!

Böyle şeyler Türk filmlerinde olur sanırdım ama yanımda oluyordu. İbrahim telefon edip son sevgililerinden birisini çağırmak zorunda kaldı. Kadın geldi de İbrahim’i kurtardı!

Devrimciler arasında kadın-erkek ilişkilerinde acı durumlar da az yaşanmadı.

Almanya’ya yeni gelen Türkiye’den tanıdığım birisiyle konuşmuştum. Yıllarca hapiste yatmış, tahliye olunca eşiyle birlikte ülke dışına çıkmıştı. Rahat bırakmıyorlardı. “Bu kadını sevmiyorum ama on yıl beni bekledi. Ne yapayım şimdi ben, ayrılamam ki!” demişti.

Böyle konularda kimseye akıl vermem ve zaten insan ne söyleyebilir ki?

Kadınlar cephesini bilmiyorum ama orada da az sorun yaşanmadığına eminim.

İnsanlar çift olarak şu veya bu nedenle ülke dışına gelirler. Bambaşka bir ortam ve dahası kadın ve erkek farklı gelişmeye başlar, bir süre sonra ayrılık kaçınılmaz olur.

İnsanlar ayrılabilir de ortada çocuk ya da çocuklar varsa o zaman kötü oluyor.

Genel kural, kadının çocukları babaya karşı kullanmasıdır. Hepsi yapmaz ama sık rastlanan bir olaydır. Aklınca intikam alıyor ama çocuğun hayatının içine ediyor, farkında değil…

Bu konuda çok kötü örnekler yaşandı. Ayrıldıysan ayrıldın ama belirli bir yaşa kadar çocukların sorumluluğunu ortaklaşa üstlenmek gerekir, ama nerede?

Neyse ki burada doğan kızım yaşanan olumsuzluklara rağmen bu duruma düşmedi. Üniversitede hem de fizik gibi kazık bir bölümü bitirdi. Şimdi yüksek lisans yapıyor ve bundan daha önemlisi kendine güvenen sağlam bir kişiliği var.

İbrahim’in çocukları da iyi geliştiler. Çocuklarıyla her zaman ilgilendi. Tülin’in de büyük çaba gösterdiğini biliyorum.

Bunlar maalesef ender yaşanılan olaylardır.

Çiftler şu veya bu nedenle ayrılabilir, olabilir ama çocuğun gelişmesini sağlamak gerekiyor…

Ülke dışında doğan özellikle erkek çocuklarının yetiştirilmesi zor iş. Devrimcilerin erkek çocukları genellikle iyi gelişme göstermezler, kolayca serseri olurlar. Biraz dikkat etmeyin, olabilirler ve o ortama bir kere girildikten sonra çıkılması da kolay değildir. Bu konuda o kadar çok örnek var ki…

İbrahim bu konuda başarılıydı. Küçük oğlu da hatırladığım kadarıyla üniversitede fizik bölümüne başlamıştı. Devrimcilerin bu konudaki yaygın başarısızlığına düşmedi.