« Delikanlı bir çocuktu / Saçları kıvırcıktı / Gözleri ışıl ışıl gülerdi / Bıçkındı çalışkandı / Aşıktı sırılsıklam // Ölesiye sevdalı / Kurtuluşa tutkundu / Sözünden asla caymazdı / Sonsuzluğa gittiğinde / Paris’te sürgündü » İbrahim Yalçın

İBRAHİM YALÇIN YAŞIYOR!..

Bayındır - Dayıoğlu

“Yoldaş seni anacağız,
Her doğan gün anacağız…”

İbrahim yoldaşın aramızdan ayrılışı üç yılı doldurdu. Onun sıcaklığını hâlâ içimizde taşırken yokluğuna alışmak zorunda kalmak büyük acı. 

İlkerlerin, Yüksellerin ve Ömürlerin ardından Müntecep, Nebil ve Hanna yoldaşlarımız başta olmak üzere onlarca yoldaşımız bu onurlu mücadelede aramızdan ayrıldı. Onların kaybına da çok üzüldük. 

Ancak, İbo giderken ondan önce gidenlerin bizlere bıraktığı enerjiyi yüze, bine katlamıştı sanki. O, devrim mücadelesinde kaybettiği yoldaşlarıyla gönül bağını hiç koparmadan bizim yaşamımıza girmiş, içimize sızmıştı. Her konuşmasında geçmişin muhasebesini yapar, bu davaya ihanet edenlerle hesaplaşırken, değer verdiği yoldaşları da özlemle anardı. 

İbrahim Yoldaşımız insan yürekliydi, özlü dopdolu, baş eğmeyen onurlu bir ömür yaşadı. O şimdi sonsuza kadar huzur içinde dinleneceği ata topraklarında. İbrahim yoldaşımız şimdi ebedi mekânında. 

Doğduğu topraklara gönderdiğimiz İbo yoldaş, ilklerin örgütü Acilcilerin öncülerindendi. Cesur, kararlı, sevecen, yardımsever, direnişçi kuşağın örnek insanlarındandı. 

İbrahim bizi bırakıp giderken, yürüdüğü yolun yoldaşları olan bizlere büyük sorumluluklar yükledi. Onun yoldaşları olarak üstümüze düşeni yerine getireceğimizin bilinmesini isteriz. İbo’nun yoldaşları olarak onu uğurladığımız andan itibaren bu sorumluluğun bilinciyle hemen toplandık ve bir çalışma programını yaparak, İbo yoldaşın yarım bıraktıklarını tamamlamak için görev bölümü yaptık. 

İbrahim yoldaş yaşamı boyunca düşündüğü gibi yaşadı. Devrimciliğin yaşam biçimi olduğunu bilenlerdendi. Bundan dolayı her gerçek devrimci gibi yaşamı yaşanır kılma mücadelesiyle, insani ve paylaşımcı bir düzende özgür yaşama düşüncesini hep diri tuttu. 

İbo yoldaş, iyi doğru güzel olan ne varsa onların hepsini kendinde sentezlemiş ender insanlardan biriydi. Hiçbir zaman yaptıklarıyla yetinmedi. Hep daha iyisini yapmaya çabaladı ve kendini sürekli yeniledi. Bundan dolayıdır ki, sözü ve özü örtüşen bir birey olarak yaşadı. Her zaman örgütlü yaşama inandı ve gereklerini yerine getirmek için çok çaba sarf etti. Kısacası, örnek insan olmayı en çok hak edenlerimizdendi. 

İbrahim yoldaş, yaşama veda ederken bile yoldaşlarını düşündü. Her gün geç kalmışlığın telaşıyla söylemek istediklerini aktarmak için çırpındı durdu. Ciğerlerinin hastalığa direncini yitirmesine rağmen o yoldaşlarıyla konuşmakta hep ısrar etti. 

İbo yoldaş aramızdaki en paylaşımcı yoldaştı diyebiliriz. Ölüm döşeğinde bile bu özelliğini korudu. 

İbrahim yoldaş 10 yılı aşkın zindan yaşamından sonra 29 yıl sürgün yaşayıp kendini, ideallerini, amaçlarını korumasını bilen bir yoldaşımızdı. İbo yoldaş erdemliydi. Paylaşımcılığı şekilsel değil, özlüydü. Gerek ülkede, gerek Avrupa’da hangi yoldaşının sorunu varsa o sorunu çözmeyi kendine görev sayardı.

İbrahim yoldaş sözüne sadık, sözü ve eyleminin arkasında duran bir yoldaşımızdı. O, sözün ve eylemin insanın aynası olduğunu bilenlerdendi. Bu yüzden de sözünde durmayı bir ilke edinmişti. 

O, devrimci olmanın aynı zamanda fedakarlık olduğunu bilenlerdendi. İbo olmak, önce başkaları olmak, sonra kendisi olmak demektir.
Bu günün kapitalist sisteminde;  devrimciliğin sistemin özüne yani bir bütün olarak kapitalizme karşı olmak olduğunu bilen bir insandı. Bu nedenle o hep retçi olarak yaşadı. Zulmün olduğu yerde mazlumun yanında oldu. Bir Türkiyeli devrimci olarak zulme uğrayan Kürt halkının yanı sıra bütün ötekileştirilenlerin mücadelesini destekledi. Kürdistan Özgürlük Hareketini ikircimsiz destekledi. 

Ölüm döşeğinde yoldaşlarıyla vedalaşırken şöyle diyordu; “Ben insanlara çok güvendim, onları çok sevdim ve herkesi kendim gibi bildim. Elbette ben de her insan gibi hata yaptım. Ancak bilerek ve isteyerek kimseye kötülük yapmadım. Tüm yoldaşlarımı ve insan olan herkesi çok sevdim.”

Eğer bu bir kusursa, İbrahim’in en büyük kusuru, insanları çok sevmesi ve çok güvenmesiydi.

İbrahim yoldaş, yaşamının son saatlerine kadar her zamanki esprili tavrı ve ışıl ışıl gülen gözbebeklerindeki umut ışıklarını hiçbir zaman eksik etmedi. Son ana kadar bizlere moral verdi. Son saatlerine kadar Türkiye’de ve dünyada neler oluyor diye sordu ve öğrenmek istedi. 

Çok boyutlu, çok yönlü, güler yüzlü, hep iyimser sevgili yoldaşımız artık bizlerle değil. Onu Mahir’lerin, Deniz’lerin, Kaypakkaya’ların İlker Akman’ların, Hasan Basri’lerin, Nebil Rahuma’ların, Mazlumların, Zilanların, Sakinelerin, yanına uğurladık. 

Güle güle sevgili İbo’muz. 
Güle güle sevgili yoldaşımız. 
Güle güle güzel İnsan. 
Rahat uyu. 

Seni hiç unutmayacağız. Sen her zaman bizimlesin. 
Seni, yüreklerimizin sımsıcak köşesinde sevgiyle anacağız... 


GÜLE GÜLE ACILAR ÜLKESİNİN GÜL YÜZLÜ ŞAİRİ… 

“Anam öldüğünde ben yoktum
sürgündüm.
Akdeniz’in öte yakasında
uyku tutmayan gecelerimin koyu karanlığında
uzun uzun bakardım
beri yana ülkeme.
çok yaşlı sayılmazdı anam
güzeldi
kederliydi
gülmezdi.
anam ölmeden önce
dört oğlan dört kız doğurmuştu yetişkin.
kızları gülbeyazdı
şirin mi şirin.
pamuk yüzlüydü meyse'si
en büyükleri ismet en küçükleri hasan'dı
en çokta abuzeri severdi
- babasının adıydı-
sondan bir önceki oğluydum anamın.
Yaşlı bir kaçakçıyla
terk etmiştim ülkemi
gözüm arkada
gözüm yoldaşlarımda
gözüm anam’ da kalmıştı.
anam ölmeden önce
hapistim
Isparta
Amasya
Eskişehir’de yiğit yoldaşlarım vardı hapiste
-korkak olanları vardı-
yüreğimde özlem vardı
dağ gibi
yüreğimde hasret vardı
dopdolu. her gece bir tutam yıldız toplardım anama
vermek isterdim
veremezdim.
sırılsıklam uyanırdım
bir tek anamı özlerdim
-bir de karımı-
anam ölmeden önce
hapistim.
Selimiye
Sultanahmet
metriste. acı tatlı günler gördüm hapiste
açlığa yattığım günler oldu
haftalar aylar oldu.
leş gibi nefesim kokardı
- açlıktan ölür gibi olurdum-
gözüm kararır
-dizlerim tutmaz olurdu-
don-gömlek dolaşırdım hapiste
yazları serin olsa da
kışları yaman olurdu hapislik.
öksüz bir kedi yavrusu misali
tortop olur uyurdum
- üşürdüm geceleri- nizam-intizam diye inat ettiler
hapiste
hazır ol'da tekmil..!
tek sıra sayımda ısrar ettiler
sıra dayakları toplu dayaklar gördüm ben.
sağmalcılar
Çanakkale
Bartın’da.
döşüme vurdular
hapiste
sırtımda potin izleri
başımda odun kırdılar
gözlerimin önünde yıldızlar raks ederdi habire.
ne zaman insaf etseler
biraz dikkat...!
-beyin kanaması olabilir- derlerdi
başımda bekleyen nöbetçiler görürdüm.
çayıma tükürdüler hapiste
çorbama işeyen onbaşılar
çavuşlar, yüzbaşılar gördüm ben.
Hasdal
Kartal
Davut Paşa’da
-ne zulümler gördüm ben-
hepsi bir yana
ille de dostluğu dayanışmayı gördüm
hapiste.
anam ölmeden önce
dokuz yıllık acılarla işkenceler getirmiştim armağan
toprağa kapanıpda dört büklüm olduğunda
şükürler olsun allahıma
gördüm ya dediğinde
ilk kez sarıldığımı hatırlarım anama
anam öldüğünde ben yoktum
Ulaş’tan aldım haberi
-ebem öldü dedemin selamı var-
dediğinde oğlumun
sürgündüm.
Akdeniz’in öte yakasında
yalnızdım
anasızdım...”

İbrahim YALÇIN 
(Eylül Portreleri adlı şiir kitabından)





İBRAHİM YALÇIN'A RAPOR

Engin Erkiner


Her ölüm yıldönümünde geride kalan yılın raporunu yazacağım. Arada başka yazı da yazabilirim ama şimdilik aklıma konu gelmiyor. İbrahim ölümünden önce çok şeyi zaten yazmıştı. Kitabı yayınlandı, internetten de bulunabilir. Ek olarak  www.enginerkiner.org ’da çok sayıda yazısı da duruyor. 

40 Yıl Sonra TDAS ’ın yazılması için İbrahim’in çok ısrar ettiğini daha önce belirtmiştim. Her hafta en az iki kere telefon edip durumu sorardı. 

Sonraki kitap Mülteciler Göçmenler çıktığında hastaydı, kitabın çıkacağını biliyordu ama eline ulaşabildi mi, bilmiyorum. 

Ardından çıkanları görmedi: Geleceğe Dönüş, Che Guevara Kısa Uzun Bir Hayat, 68’den Ne Kaldı? ve Küresel İç Savaş ve Türkiye

Silahlı mücadele hareketiydik ama bu yöndeki benzerlerimizden farklıydık, teorik yönümüz güçlüydü. TDAS’tan kırk yıl sonra bunu bir kere daha gösterdik. 

Biliyorum, sabırsızlanıyorsun, “Bizim soytarı ne yapıyor?..” diye soruyorsun. 

Bilmiyorum, çünkü ilgilenmiyorum. 

Senden sonra iki kere öldü galiba. Belki daha fazladır, bu kadarını duydum. “Ben öldüm, haberiniz olsun!..” diye etrafa haberler yaydı. Maksat dikkat çekmek işte! 

Arada bir oradan buradan bana mesaj göndermeye çalışıyor. Aldırmıyorum. 

Üç üniversite bitirmiş bir kişi olarak Isparta sanat okulu mezunuyla muhatap olmam! 

Senin de tanıdığın ve neredeyse sürekli ilişkin olan bir arkadaş hasta. Ben de tanırım. Telefon ettim. “Bizi ötekileştirmeyin!..” dedi. Bir şey söylemedim. 

Biz kimseye bir şey yapmadık; ne yaptıysanız siz kendinize yaptınız. Sen ve İrfan bu arkadaşlara az mı çağrı yapmıştınız? Uymadılar, kendileri bilir. 

Sonunda sen, ben, İrfan ve başka arkadaşların yazılarında açıklananların tümünü kabul ettiler. 

Paris’teki görüşmemizi hatırla. Lüxemburg Bahçesi’nde sen, İrfan, ben ve o sırada Paris’te olan avukat arkadaşla oturuyorduk. Başkaları da var mıydı, hatırlamıyorum. Ne demişti: 

“Başıma ne geldiğini, bunca yıl neden hapiste kaldığımı yazdıklarınızı okuyunca anladım. Onun hakkı bir kurşundur!..” 

Ayaklarına kadar gelen bu büyük fırsatı nasıl kaçırdılar, anlamak zor. 

İnsanın her şeyi anlaması da gerekmez zaten… 

“Örgüt ne zaman sona erdi?” konusundaki tartışmayı bilmiyordum, çok sonra öğrendim. Yani siz de alemsiniz, cevap gayet basit aslında: 

Biz 1988 kışında Paris’te yaşanılan büyük ayrılıkla örgütün sona erdiğini birkaç kere yazdık. İtiraz varmış: örgüt 1992’de hapisten çıkanların bir bölümünün toplantı yapıp bu kararı almasıyla sona ermişmiş!.. 

Bu iddiaya sahip olanların, kendini halen var olduğunu iddia ettiği örgütün genel sekreteri ilan edip sürekli basın açıklamaları yayınlayan kişiye itiraz etmesi gerekirdi. Demeleri gerekirdi ki: “Böyle bir örgüt yoktur, 1992’de sona ermiştir.” 

Böyle bir açıklama duymadık. 

İddian varsa, sahip çıkarsın; çıkmazsan da ciddiye alınmayı beklemezsin. 

İddia sohbetlerde konuşulmak için var olmaz, gerektiğinde sahip çıkmak için vardır. 

Sahip çıkmıyorsan, böyle bir iddian da yoktur. 

Bu kadar basit şeylerle bile uğraşmak olmuyor ama ne yaparsın işte. 

Bilinçli hain ve dar çevresini tarihimizden tasfiye ettik. Bunun dışında da kimseyle uğraşmadık, uğraşmamız için neden de yok ayrıca.

Köşesinde yaşamak isteyenlere söylenebilecek bir şey bulunmuyor. Kendileri bilir ama biz geçmişte olduğu gibi yapacağımızı yapacağız. 

Yazıyı uzatmayacağım çünkü okunacak sayfalarca kitap bekliyor bir kenarda. 

Doğrusunu yazayım diye kalkıp baktım:  40 Yıl Sonra TDAS ’ın yayın tarihi Mart 2015. Dört yıl geçmiş ve beş kitap daha çıkarmışız bu sürede. Her biri farklı bir konuda ve asıl önemli olan, kafalardaki değişmeyi görebiliyorsun. 

Yaşıyor olsaydın acayip sevinirdin, biliyorum…








İBRAHİM YALÇIN İLE SON YILLAR (3): SOSYALİST HAREKET

Engin Erkiner


İbrahim Yalçın ile sosyalist hareket konusunda pek anlaşamazdık. Konuştuğumuzda “tamam” derdi ama yeterince ikna olmadığını anlamak da mümkündü. Sosyalist harekette ya da genel olarak devrimcilerde insanların özellikle 12 Eylül sonrasında kabaca ikiye ayrıldığını, bunlardan bir bölümünün iş yapan insanlardan kalanının ise lümpen-serseri kategorisine giren tiplerden oluştuğunu anlatırdım. Bunu kabul ederdi ve zaten ortalık bu tiplerle doluydu. Bu tiplerin herhangi bir konuda ne düşündüğüne aldırmayacaksın… Ne düşündüğünün önemi yoktur. İşine bakacaksın ve daima performansını yüksek tutacaksın. Belirleyici olan budur. Senin sosyalist harekete katkın nedir? Lümpen-serseri kesimi bunu göremez ve görmesi de gerekmez zaten… Ama görenler vardır ve bunlar şu veya bu düzeyde sorumluluk taşıyan ve iş yapan insanlardır. Hataları olabilir ve sonuçta herkesin eksikleri vardır ama bunlar iş yapan insanlardır. 

Yukarda belirttiğim gibi kabul eder görünürdü ama pek de kabul etmediğini hissederdiniz. 

Bu site örgütsel tarihimizle ilgili olarak yayına başladığında sosyalist hareketin konumu beni şaşırttı, bazı özellikleri bildiğim halde şaşırttı. Müthiş bir destek gördüm, bu kadarını beklemiyordum. Desteğin bir nedeni insanların Suriye’deki Muhabaratın ajanlık faaliyetini zaten biliyor olmasıydı. Sitedeki yazıların yaptığı konunun ayrıntılarını tamamlamaktı ve arkası da geldi. 

Beni şaşırtan ikinci nokta ise, sosyalist hareketin genel durumuyla ilgili bilgimdi. Bazıları ikide bir söyler ya, “Türkiye’de yaşıyorum” diye… Bu tiplerin sosyalist hareket hakkında önemsiz konuların dışında bilgisi bulunmuyor. Bu derecede bilgisiz olduklarını düşünmemiştim. Şu veya bu konuda ortalıkta dolaşan ve sürekli değişen laflar hakkında bilgileri vardı ama bu bilgi değildi. Sosyalist hareketin genel durumu, sorunları, başlıca ilgi alanları, yönelimleri konusunda bilgileri hayli kısıtlıydı. 

Biraz düşününce böyle olmasının normal olduğu da görülebilirdi. 

Diyelim İstanbul’da yaşayan birisi diyelim İzmir’deki sosyalist hareket hakkında sadece duyumlarla bilgi sahibi olabilirdi, o duyumlar da ne kadar doğruysa artık… İstanbul gibi çok büyük bir kentteki sosyalist hareket hakkında bile yeterince bilgi sahibi olamazdı. Bir sürü küçük konuda konuşabilirdi ama geneli anlayamazdı. 

Bu geneli Türkiye’de yaşamaktan başka özelliği bulunmayan bu tiplerden daha iyi anladığımızı söyleyebiliriz. Aktif ya da pasif bu derece desteği beklemiyordum. 

Laf yetiştirmek değil performans önemlidir ve sonuçta insanlar buna göre değerlendirilir. Teorik ve pratik performans belirleyicidir.

Anlatacağım örnekten hareketle genelleme yapılabilir.

Sabah erken trenle Brüksel’de televizyon programına gidiyordum, hava soğuk ve karlıydı. Belçika’ya girdikten bir süre sonra tren bir istasyonda durdu. Yoğun kar yağışı vardı ve gidemiyordu. Trendeki birkaç yüz kişi indik, Belçika’dan bir treni bekleyecektik. İnenler arasında iki kişi dikkatimi çekti, bir yerden tanıyordum ama hatırlayamadım. Onlar beni tanıdı. Merhabalaşıp birkaç cümle konuştuktan sonra bir tanesi: “Seninle ilgili olarak bize sürekli dosyalar geliyor. Ne diyorsun?” diye sordu. Lazkiyeli Muhabaratın ulaşabildiği bütün adreslere hakkımda dosyalar gönderdiğini biliyordum. “Ne yazıyorsa doğrudur” dedim. Adam güldü ve “Yok ya, öyle midir?” dedi. 

İbrahim ilk yıllarda bu derece rahat değildi, zaman geçtiği ve başarılı olduğumuz oranda kendini daha rahat hissedecekti. Bu sitedeki performansı İbrahim’in dönüşümünde etkili oldu. Artık yazı yazabiliyordu, anılarını anlattığı kitap da yazdı ve ciddi bir gelişme gösterdiğini Paris’teki çevresi de fark etmişti.  

Önemli olan budur. İnsanlara laf yetiştirmekle uğraşırsan aylar ve yıllar geçer ama sen olduğun yerde kalırsın. Bunun yerine gelişme yolunu seçeceksin…

Karşımızdaki tipin devrimci hareket hakkında doğru dürüst bilgisi bulunmuyordu, bulunsaydı hemen kaybedeceği baştan belli olan bir alanda mücadeleye girmezdi. Abdullah Öcalan zamanında “Bu devrimci falan değildir, at tüccarıdır” diye boşuna söylememiş. 

Bakın aklıma ne geldi?

Yılı tam hatırlamıyorum ama 1990’lı yılların ikinci yarısı olduğunu tahmin ediyorum. Bu sitenin kurulmasına daha yaklaşık yirmi yıl vardı. Brüksel’deki televizyon programındayım. O yıllardaki programlarda henüz Suriye’de olan Öcalan’ın dakikalarca konuşması gibi bir uygulama vardı. Ardından sorular gelir, yorumlar yapılırdı. 

Programdan önce haberler vardı. Lazkiyeli Muhabarat bir konuda PKK’yi öven bir açıklama yapmıştı ve bu da haberlerde veriliyordu. Haber “Acilcilerin şefi” diye başlayarak veriliyordu. Önceden ilan edildiği için programa katılacağımı biliyor olsa gerekti ve benim duymam için konuşuyordu. 

Güldüm. Herifteki aşağılık kompleksine bak! Kendisini ne olarak gördüğü de çok umurumdaydı zaten… 

Sonra da ne olduğunu gördük. Yıllarca örgüt genel sekreteri geçinen bu zat, Reyhanlı katliamındaki rolü ortaya çıkınca “Böyle bir örgüt yirmi yıldır yok” demeye başladı, ardından da bir deyimle eşekten düşmüş karpuza döndü. Bir insan 1982-2008 yılları arasında 26 yıl bir örgütün genel sekreteri geçinir ve ardından da bu kadar hızlı düşer mi? Çeyrek asırlık zamanda insan bir şeyler yapar hiç olmazsa.. 

Bu belirleme devrimci olanlar için geçerlidir, devrimci görünüyorsanız ama gerçekte ilginiz yoksa, olup olacağı da budur. 26 yıl boyunca kendinizi genel sekreter ilan ettiğiniz o tarihten bir pislik gibi temizlenirsiniz. 

Sitenin onuncu yılıyla ilgili olarak yazabileceklerim bu kadar… 

Sitede zaten yazılmış olanları tekrarlamayacağım… 

Bir konuyu tekrarlamak konusunda ise geri duramayacağım: İbrahim mutlu öldü. Büyük başarıyı görerek öldü. Bu başarı benden çok daha fazla onun için önemliydi. 

Ölümüne üzülürken mutlu ölümü için aynısını söyleyemem… 







İBRAHİM YALÇIN İLE SON YILLAR (2): ÜÇÜNCÜ TARAF

Engin Erkiner


Eski Acilciler ve HDÖ’lülerin büyük kesimi Lazkiyeli Muhabarat ile internet ortamında kamuoyuna açık olarak süren örgüt tarihiyle ilgili kapışmaya katılmadı. İlginç değil mi, şu veya bu yönde taraf olması gerekenler katılmamayı tercih ediyordu ama bu tutumun sürdürülmesi mümkün de değildi. Çevrelerindeki insanlar mutlaka “Ne diyorsunuz?” diye soruyordu, bu nedenle de tutum belirlemeleri gerekiyordu. 

Belirlediler: Biz iki tarafa da karşıyız!

Aldığımız bilgiler yazdıklarımızın tamamına katıldıkları yönündeydi ama kendilerine göre bu işin açıkça yapılmaması gerekiyordu. 

Sitede yazan bazı arkadaşlar kendilerine katılım çağrısı yaptılar ama sonuç alamadılar. Şimdi tam hatırlamıyorum ama bir kere açık olmayan şekilde ben de çağrı yaptım, sonra da üzerine düşmedim. 

Üçüncü bir tarafın varlığı gerekliydi ve açıkçası yararlıydı da…

Bilgi kaynağına ihtiyacımız yok sayılırdı çünkü hem sitede yazanlar ve hem de yazmayanlar olarak geniş çevremiz ve bilgi kaynaklarımız bulunuyordu. Denilebilir ki kaynakların en fazla üçte biri sitede görünüyordu. Bu arkadaşlardan yepyeni, ulaşamayacağımız bilgiler alabileceğimizi de doğrusu tahmin etmiyorduk. 

Bu arkadaşların bir bölümünün Lazkiyeli Muhabarat ile bağının olduğunu da biliyorduk. Böyle bir durumda insanları iki taraftan birisini seçmeye zorlamak doğru olmazdı. Önemli olan o tarafa gitmemeleriydi… Önemli olan Lazkiyeli Muhabarat elemanının çevresindeki birkaç karanlık tiple birlikte yalnız kalmasıydı. 

Belirleyici olan buydu, bizim de eleştiriliyor olmamız değil…

İki tarafı da eleştirsinler, bizim için sorun olmazdı.

Çeşitli nedenlerle bizim tarafımıza gelemeyecek ama öteki tarafa da gitmeyecek insanlara gidilebilecek bir yer gerekliydi ve üçüncü taraf da böyle bir yer için uygundu.

Bu arkadaşlarla hiçbir sürtüşmeye girmedik, eleştirilerini duyduk ama çizgimizi sürdürdük. Sürtüşmenin gereği yoktu çünkü asıl işimiz bu değildi ve ek olarak da gittikçe ağır bastığımız için taraflardan birisi diğerini imha ettiğinde üçüncü taraf olmanın zemini kalmayacaktı. 

Söz konusu tipin Muhabarat elemanı olduğu zaten biliniyordu ama Mart 1978 operasyonunda polisle anlaştığı, ifadesinin de bu anlaşma çerçevesinde polis tarafından düzenlendiği, ülke çapında değişik bölgelerde yaklaşık 80 kişinin yakalanmasından sorumlu olduğu ortaya çıktıkça üçüncü tarafta bu herifle ilişkisi olanlar bu ilişkilerini kestiler. 

Bu arkadaşların da tabii kendilerine göre bir çevreleri vardı ve öğrendiklerini de bu çevrede yaydılar. Bu anlamda büyük başarı kazanmamızda bu arkadaşların da katkısı oldu. 

Üçüncü taraf da beklediğimiz gibi kendiliğinden kaybolacaktı. 

Burada bir başka konudan, internette ortaya çıkıp sonra da kaybolan bir tipten söz etmek istiyorum.

İbrahim Yalçın bu herifin internetteki ayrıntılı yazışmalarını bulmuş, düzenleyip yayınlıyordu. Herif küplere biniyordu ve fotoğraflı yazışmalarda neler ve de neler vardı. 

Muhabarat şefleriyle birlikte çektirdiği fotoğrafları mı ararsanız yoksa 15 günde bir rapor verdiğinden söz etmesini mi?

İbrahim bu yazışmaları yayınlarken internet adresime bir yazı geldi. Birisi internette dolaşırken bana rastlamış, psikolojik yardıma ihtiyacı varmış ve benimle iletişim kurmak istiyormuş!.. 

Fazlasıyla basit bir numara ve anlamamak mümkün değildi ama cevap yazdım ve dedim ki: “Hanımefendi internet aracılığıyla psikolojik yardım olmaz. Çevrenizdeki bir psikologa gidin daha iyi olur.”

“Kadın olduğumu nereden anladınız?”

“Kişinin yazılı ifadesinden cinsiyetini tahmin edebilirim.”

Konuyu derinleştirmek için devamlı yoklama yapıyordu ama aldırmıyordum.

Sonunda döküldü…

“Mihrac’ın Muhabarat olduğu kesindir ama MİT ile ilişkisi yoktur.”

“Siz bunu nereden biliyorsunuz?”

Sessizlik…

“Sizinle de konuşulmuyor!”

Ardından “Böyle devam ederseniz gideceğim” dedi. Benim de çok umurumdaydı zaten ve gitti.

“Sizi kim görevlendirdi?” diye sormadım. Sormaya gerek yoktu, belli oluyordu. 

Birkaç ay sonra CNN Türk’te üç eski istihbaratçının katıldığı bir programı izleyen bir arkadaş şöyle denildiğini duymuş: “Sol bizden ilerde… Eskiden olduğu gibi aralarına eleman sokamıyoruz.” 

Bunun özel olarak bizim için söylendiğini sanmıyorum, sonuçta herkes eski deneylerinden öğrenmiştir ama anladığım kadarıyla söylenen bizim için de geçerliydi.






İBRAHİM YALÇIN İLE SON YILLAR (1): ÖRGÜT TARİHİ

Engin Erkiner 


Son yıllarla kastedilen 2008 sonundan İbrahim’in ölümüne kadar geçen zamandır. Bu süre içinde dışarıya pek yansımayan değişik konuları konuştuk. Bunları birkaç yazı halinde anlatmaya çalışacağım. 

İlki örgüt tarihidir. 

Konu nereden ve nasıl açıldı şimdi hatırlamıyorum ama örgüt tarihi konusu gündeme geldi. Lazkiyeli Muhabarat bizim örgüt tarihi yazamayacağımız gibi garip bir iddia ortaya attı. Bakmayın “genel sekreter” filan geçindiğine, örgüt hakkında bilgisi azdı ama burada niyet başkaydı. Ortaya bir konu atılır, karşıdakiler de bu konuda yoğunlaşır ve böylece kendisinin ajan kimliğinin ortaya çıkarılması ikinci plana düşerdi. Bu nedenle üzerinde hiç durmadım. Örgüt tarihinin nasıl yazılması gerektiği üzerine sitede yer alan yazılara ekleme de yapmadım. Görüşümü kendime sakladım, şimdi bu konunun sırası değildi. 

İbrahim ile konuyu başka bir vesileyle de konuştuk. Herif konuyu değiştirmek için önümüze yemler atıyordu ve bunlara kapılacağımızı sanıyordu. Bildiğimiz köylü kurnazlığı… Ne beni ne de İbrahim’i tanımayan insanlar bir takım iddialarda bulunuyorlardı. Maksat bizim bu kişilerle uğraşmamız ve böylece de asıl konunun geri planda kalmasıydı. 

Bu kişilerle ancak kişinin ajan kimliğinin ortaya çıkarılmasına hizmet ettiği oranda uğraşacaktık. 

Süreç büyük bir başarıyla sonuçlandı, herifin Muhabarat ilişkisi zaten biliniyordu, MİT ile 1978 operasyonunda anlaşması da ortaya çıkarıldı. Devrimci cinayetleri ve başka suçlarını burada tekrarlamayacağım. 

Bunun yerine, o zaman üzerinde konuşmadığım örgüt tarihi konusuna gireceğim…

Örgüt tarihinin bu örgüt içinde yer almış ve değişik bölgelerde bulunan arkadaşlar tarafından tek olarak ya da bir araya gelerek yazılması olacak iş değildir ve nitekim bu konuda herhangi bir gelişme de olmadı. Olsaydı bile ortaya çıkan örgüt tarihi olmaz, yaşanılan olayların kronolojik sıralanması olurdu. 

Son olarak iki tane kişisel tarih yayınladık: İbrahim Yalçın’ın Ey Hayatkitabıyla İrfan Dayıoğlu’nun Dik Duruşkitabı… Bu kitaplarda örgüt tarihiyle iç içe geçen kişisel tarih anlatılır. Bu tarih şüphesiz örgüt tarihinin bir bölümüdür. Diyelim ki çok sayıda arkadaş ister tek olarak isterse de grup olarak böyle kitaplar yazdılar… Bunların bir araya toplanması örgüt tarihi anlamına gelmez. Tarih, olayların anlatılmasından ibaret değildir. 

Olay anlatımına dayanan tarih eski bir tarih anlayışıdır ve 1950’li yıllardan başlayarak değişmiştir. Bu değişimin iki önemli noktası şöyle belirtilebilir: 

Birincisi:Tarih soru temelinde anlatılır. THKP-C (Acilciler)’in özgünlükleri nelerdir ve bunlar nereden çıkmıştır? 

Kitle olarak küçük ile orta arasında yer alan bu örgüt olarak neden bu kadar biliniyor? 

Benzerlerinin isimleri geri planda kalırken hatta neredeyse unutulurken bizde neden böyle olmadı?

Bu sorunun cevabı nasıl bir ortamda kurulup gelişme gösterildiğiyle yakından ilgilidir.

İkincisi: Örgüt tarihi 1974 yılında kuruluştan 1988’de sona erişe kadar olan dönemi kapsamaz. Kuruluş öncesi ve sona eriş sonrası vardır. Örgütün olmadığı dönemde de örgüt tarihi vardır. 

1974’de İlker, Yüksel, Necati ve ben “haydi örgüt kuralım” diye bir araya gelmedik. 1970’ten başlayan gelişmeler olmasaydı, bu insanlar da bir araya gelmezdi. Bu dönemde örgüt yoktur, düşüncesi bile yoktur, ama bu dönem örgüt tarihine dahil edilmek zorundadır. 

Örgüt 1988 sonunda İbrahim Yalçın’ın da içinde yer aldığı büyük ayrılıktan sonra bitti. 

Bu olaydan 20 yıl sonra, 2008’den başlayarak örgüt tarihinin yeniden ele alınması ve kamuoyuna açık olarak konuşulması bu tarihe dahil değil midir?

Örgüt 20 yıldır yoktur ama tarihi vardır. Örgütün var olduğu tarihe geri dönülmüş ve bilinmeyen, sürekli örtbas edilmeye çalışılan önemli noktalar ortaya çıkarılmıştır. Bu da o tarihin önemli bir parçası değil midir?

Örgüt tarihinin örgüt sona erdikten sonra da sürmesi bize özgü değildir. 

Devrimci Yol bu konuda iyi bir örnektir. DY örgüt olarak 1980 yılı ortalarında sona erdi. Avrupa’da varolan ve Devrimci İşçi adını kullanan grup da bundan kısa süre sonra faaliyetine son verecekti. 

Araya sessizlik dönemi girdi ve bir süreden beri bu örgütün tarihi yeniden gündemdedir. 

Neden, çünkü yeniden örgütlenebilmek için örgüt tarihinin bazı özellikleri öne çıkarılarak yeniden konuşuluyor. Değişen dünyanın gerektirdiği açılımları yapamadan geçmişin bazı yönlerini öne çıkarmakla sonuç alınabileceğini sanmıyorum ama bir süreden beri gerçekleşen bu çaba da geçmişin o tarihine dahildir, o tarihin sürmesidir. 

DY bir örgüt olarak yıllardır yoktur ama ÖDP de bu tarihin uzantısı ve dolayısıyla da bileşeni sayılmalıdır. Başka uzantı bileşenler de bulunuyor ama konumuz bunları sıralamak değildir. Her durumda o tarih farklı bileşenlere ayrılarak sürmektedir. 

Başka örgütlerden örnekler de verilebilir. 

Kısacası hangisi anlatılırsa anlatılsın örgüt tarihi “genişlemiş örgüt tarihi” olarak düşünülmeli ve örgütün var olduğu zaman aralığından daha uzun bir zamana yayılmalıdır. 

Başka türlü o örgütü ne anlayabilirsiniz ne de gerektiği gibi anlatabilirsiniz.

Böyle bir tarih olayları kronolojik sıralamayla anlatmanın epeyce ötesine geçer.

Devrimci Yol, Kurtuluş ve biz Ankara kökenli örgütleriz. Kuruluş ve yayılma bu kentten başladı denilebilir. PKK tarihinde de Ankara’nın yeri önemlidir. 

Burada mesela “Ankara nereden çıktı?” diye sorulmalıdır. 

Cumhuriyet tarihindeki toplumsal muhalefette Ankara yok gibi bir şeydir, önemi 1959 sonrasında başlar ve hızla büyür. THKO büyük oranda Ankara örgütüdür, THKP-C için de bu kent önemlidir. Bunun nedenini1968’den Ne Kaldı?kitabında anlatmaya çalıştım. Biz bunun devamıydık. 

Örgüt tarihinde tabii ki önemli olaylar yer almalıdır ama sadece bunları içeren tarih, gerçekte tarih değildir, hayli eksiktir.