« Delikanlı bir çocuktu / Saçları kıvırcıktı / Gözleri ışıl ışıl gülerdi / Bıçkındı çalışkandı / Aşıktı sırılsıklam // Ölesiye sevdalı / Kurtuluşa tutkundu / Sözünden asla caymazdı / Sonsuzluğa gittiğinde / Paris’te sürgündü » İbrahim Yalçın

HAYRET ETTİKLERİMİZ

Engin Erkiner


Bu sitenin faaliyete geçmesinin onuncu yılı münasebetiyle bilinmeyen bazı noktaları anlatacağımı daha önce belirtmiştim. Bu noktaların önemli bir bölümünde İbrahim Yalçın da bulunmaktaydı. En fazla yazı yazan iki kişi olduğumuz için bu da normaldir. 

İlk yıllarda ikimiz farklı şeylere hayret ediyorduk. 

İbrahim, “Bunda fazla bir şey olmadığını fark ediyordum ama bu kadar boş olduğunu düşünmemiştim” diyordu. 

Lazkiyeli Muhabaratın çapsızlığına hayret ediyordu. 

Ben de “Yanlış değerlendiriyorsun, sen bu herifi görmeyeli neredeyse 20 yıl geçti, insanlar değişti, ortam değişti” diyordum. 

İçinde bulundukları ortamı ve bağlantılarını dikkate almadan insanları kendi başlarına değerlendirmek doğru değildir. Devrimci hareket 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren artan oranda Suriye’den ayrıldı. Büyük çoğunluk Avrupa ülkelerinde iltica etmeye yönelirken, küçük bir bölüm Türkiye’ye dönecekti. Suriye’nin devrimci hareket açısından önemi epeyce azaldığı için sol içinde biliniyor olmasıyla aktif Muhabarat elemanı olması arasında doğrudan bağlantı bulunan kişinin de önemi kalmayacaktı. 

PKK bu ülkede Muhabarat elemanına ihtiyaç duymayacak kadar sağlam bir yer edindi. Irak’ta Saddam rejiminin devrilmesiyle merkez üssünü Kandil’e taşıdı ve Abdullah Öcalan’ın da Türkiye’nin baskısı sonucu Suriye’den çıkarılmasıyla bu ülkenin önemi devrimci hareket açısından iyice azaldı. 

12 Eylül 1980 sonrasında Türkiye’den ülke dışına yapılan çıkışların bir bölümü Suriye’ye yönelikti, çoğunluk Avrupa ülkelerine gidiyordu ama Suriye’ye yapılan çıkış da az değildi. İlerleyen yıllarda çıkışlar hem azalacak hem de büyük çoğunluk Avrupa ülkelerine yönelecekti. 

1990’lı yıllarda çok sayıda Kürt köyünün boşaltılması nedeniyle ülke dışına yaşanan büyük Kürt göçünün de yöneldiği esas alan Avrupa ülkeleriydi. 

Kişinin teorik ve pratik herhangi bir özelliği bulunmayınca, Muhabarat elemanlığı başlıca özelliği olunca, önemsizleşmesi kaçınılmazdır. Hiçbir propaganda, yüksekten konuşma ve gösteriş bu önemsizleşmeyi gizleyemezdi. 

Yayınladığımız internet yazışmalarında da okunabileceği gibi, 15 günde bir rapor veriyordu. Kime neyin raporunu veriyordu? 15 günde bir Muhabarat’a ülkedeki Türkiyeli devrimci örgütlerle ilgili rapor veriyordu. Suriye’deki Acilciler Muhabarat’ın  devrimci hareket içindeki uzantısı durumundaydı. 

İbrahim, “Devrimci örgütler bizimle genellikle görüşmüyor, çekingen davranıyorlardı. Haklarında Muhabarat’a ek bilgi verileceğini düşünüyorlardı” derken durumu fark ettiğini de belirtmiş oluyordu. 

Suriye’de örgütün Muhabaratlaştırılması çemberinin dışına çıkamazdınız. Bunu görüp de tavır aldığınızda Müntecep Kesici örneğinde olduğu gibi infaz edilmek neredeyse kaçınılmaz oluyordu. 

Suriye’nin devrimci hareket için önemsizleşmesine paralel olarak yaklaşık 15 yıl kadar bu herifin sesi kesildi. Devrimci hareket içinde ne olup bittiğinden haberi de yoktu. Nasıl olsun ki! Türkiye’ye gidip gelen birkaç elemanı dışında bilgi kaynağı bulunmuyordu ve onların da ne kadar politik insanlar oldukları tartışmalıdır. Sonraki yıllarda bir tanesinin DYP Mersin il başkan yardımcısı ve Mehmet Ağar ile yakın ilişkisi olduğunu ortaya çıkaracaktık. 

Anlaşılan Lazkiyeli Muhabarat’ın MİT bağlantısı Suriye’de iken de sürmüştü. 

Lazkiyeli Muhabarat yaklaşık yirmi beş yıl, Turgut Özal’ın siyasi söyleme kazandırdığı bir deyimle “bıraktığımız yerde otlamış”tı. 

2007’de Özgür Medya’nın kurulması ve kendisinin de buradan dışlanması üzerine bana saldırarak çıkış yapmaya kalktı ve sonrasını biliyorsunuz. 

Başlangıçta beni en çok hayrete düşüren konu ise, herifin beni tanımamış olmasıydı. 

Büyük çoğunluğu hapishanelerde geçen aralıklı olarak yaklaşık 1,5 yıl birlikte bulunduk. Bu kadar zamanda bir kişinin karakterinin başlıca yönlerini tanımış olmanız gerekir, ama tanımamış. 

Bunun bir bölümü kafasında uydurduğuna inanmak özelliğinden geliyor olsa gerekti. Herifin mitomanik yönü oldukça gelişmişti. Kafasında istediği yönde bir gerçek uyduruyor ve buna inanıyordu, ardından da o gerçeğe fena tosluyordu. 

Bu bana yeterli bir açıklama gibi gelmedi. Sonuçta uyanık bir tipti, belli özellikleri görmüş olması gerekirdi ama görmemişti. 

Burada aklıma Belma Gürdil’in yıllar önce yaptığı saptama geldi. Gözlem yönü oldukça gelişmiş bir kadındı ve ikimiz de hapishanedeyken, 1977 sonları ya da 1978 başlarında şöyle bir belirleme yapmıştı: “Sen olduğunun neredeyse yarısı kadar görünüyorsun. Sonra da insanlar şaşırıyor, beni bile şaşırtıyorsun.” 

O yıllarda bu belirleme üzerinde düşünmüştüm. Haklıydı ve bu ciddi bir eksiklikti, başıma sürekli dert açan bir eksiklik. 

İnsanlar doğal bir eğilim olarak karşılarındakini özellikle de rakiplerini biraz küçümserler. Bunların gözünde ben gerçek durumumun neredeyse üçte biri kadar görünüyor olmalıydım ve bu da saldırmalarını kolaylaştırıyordu. Çabuk başarı kazanacaklarını sanıyorlardı. Bu tiplerin hakkından gelmek sorun olmuyordu ama bunun için büyük bir enerji ve zaman harcamak zorunda kalıyordum. Savaşı severim ama savaşın getirisi olması gerekir. Getirisi yoksa ya da harcanan zaman ve enerjiye değmeyecekse savaşa girmemeyi tercih ederim ama bazen mecbur kalıyordunuz. 

Sonraki yıllarda bu eksikliğimi gidermeye çalıştım. Zor işti çünkü olduğundan az görünmek beni rahatsız etmiyordu. Belma uyarmasaydı bu önemli eksikliğin belki hiç farkına varmazdım. 

Yarı yarıya az görünmekten önemli orada kurtuldum, belki biraz daha kalmıştır ama bu kadarı da önemli değildir. Görünen yeterince fazla zaten… 

Lazkiyeli Muhabarat yaklaşık yirmi beş yıl sonra kafasındaki Engin fotoğrafına hiç uymayan birisiyle karşılaştı, kendisinin gerçek sandıklarından yola çıkarak mücadeleye girdi ve çok şaşırdı. 

1990’lı yılların ortalarıydı, Almanya’da Köln’de tanıdık birisiyle karşılaştım. Selimiye Askeri Cezaevi’nde bir süre birlikte kalmıştık. Bir yere oturup biraz konuştuk. Ayrılırken yaptığı belirleme şöyleydi: “Tip olarak hiç değişmemişsin, ama sen 1979’da tanıdığım adam değilsin. Sanki başka birisiyle konuştum…” 

Bir şey söylememiştim ama bu belirlemeyi memnuniyetle karşılamıştım. 

Bir insanın 30 yaşından 45 yaşına kadar olan dönemde büyük oranda değişmesi mümkün değildir. Değişir ama sınırları vardır. Çocuk yaşta olsaydı değişme daha büyük olabilirdi ama durum böyle değildir. Bunun tek açıklaması Belma’nın yaptığı saptama olsa gerektir. 

Sürecek...